Bir Anlık Düştür Hayat

Bir anlık düştür hayat.

Ve bir ağacın altında gölgelenmek kadar kısa. Nice güzellikler vardır, nice hasretler vardır henüz başlayan, nice sevdalar vardır kâinat kadar azametli. Hepsi; ama hepsi bir kaşık hüzünle noktalanmaya mahkûmdur.

Bu dünya; gurûbların yarıştığı bir dünya. Tulûların gurûblarla tamamlandığı bir dünya. Her doğuş batışı, her batış bir doğuşu barındırır koynunda.


Hayat, hisseden gönüllere bir seraptır. Acıların tortulaştığı ömür için, günler salise olur, mevsimler saniye, seneler dakika. Yaşanan her güzellik, başlayan her sevdâ, ışık hızıyla geçer ömrün kenarından. İnsana yalnızca geçirdikleri arkasından buruk bakışlar kalır.
Bazen bütün güzelliklerin başladığı mesut bir bahar akşamı hayatın veda çığlığını işitirsiniz acımasızca. En beklenmedik bir zamanda misafirlerin en büyüğü kapıyı çalmıştır; kimin emanetinin vakti dolmuşsa onu alıp götürmeye gelmiştir.

Bakarsınız hayat bir müddet önce gülen, konuşan, hisseden; ama şimdi önünüze uzatılan bir cesedin kirpiklerinin altına gizlenmiştir. Ruhunuz karışır, garip bir hüzünle sarsılırsınız.

Gönlünüz gözünüzden akan yaşları tercümeye çalışır. Gönül ile gözyaşının düğümlendiği yerde, hüzün ve acı kesişir. İsyan etmek istersiniz, ne isyan ne de gözyaşı geri getirmez gideni. Giden, bir meçhule yelken açmış ve dönüşü olmayan yolculuğa çıkmıştır artık. Geride kalanlara, önce feryat sonra da suskunluk kalmıştır.


Gözyaşları yetersiz davetiyeleridir ömür ağacının. Ömür ağacı, ağaçların içinde yeşilliği en az süren ve meyvesi bütün ağaçlardan en az olandır. Zira "Ömür sermayesi pek kısa, lüzumlu işler pek çoktur." Yazık ki bazı ömürler bu kısa turfanda vakitte meyve bile veremez. İlâhî dergaha niyazımız, meyvesiz hayattan O'na sığınmaktır.
Ölüm gidilesi yol, içilesi şerbet; ölüm, dünya talimgâhında yorulan bedenlerimize terhis tezkeresi; ölüm, cemale müştak ruhlar için şebâs64;r0;i arus, şaşalı bir düğün; ölüm, ruh kuşunun yanarak vuslata kanat açması; ölüm, dünya orucunu bir meleğin elinden içilen kevser şarabıyla neticelendirip dostla yapılan iftar ve :

"Ölüm ölene bayram bayrama sevinmek var
Oh ne güzel bayramda tahta ata binmek var."
Bir dünyaya gelince, doğunca kundaklanır insan, bir de ahirete giderken ecel şerbetini içince. Kâinatın dar rahminden ahirete doğmaktır ölümün diğer adı. Her doğum bir tazelik, bir muştudur. Bu müjdeye hazırlıklı olmanın yolu kul olmaktan geçer. Resul'un (S.A.V) getirdiği nâmeyle kul olma şerefini yakalayanlar hakiki imanı elde ederler.

"Hakiki imanı elde eden kâinata meydan okuyabilir." ve Hak(C.C) tarafından kabule mazhar olur.

Hak(C.C) sevdiğini meleklerine fısıldar, melekler de halka sevdirir. Marifet, dünyanın gönderirken mahsun olduğu, toprağın da misafir etmek için sabırsızlandığı bir bedenle Hakk(C.C)'a yürümek ve herkes ağlarken gülerek dünya misafirhanesini terk etmektir.

Temennimiz bütün insanların bir anlık düşün sonunda geride bıraktıklarına tebessüm etmeleridir. ..

"Ey dost, canı sen aldıktan sonra, ölmek şeker gibi tatlı. Seninle olduktan sonra ölüm, tatlı candan daha tatlı." (Mevlana)

Hüner ne pekiyi? Cevabı şair versin:

"O demde ki perdeler kalkar perdeler iner
Azrâil(A.S)'e hoş geldin diyebilmekte hüner." 
 

(alıntı)

17/10/2008, Kategori: Serbest : Yorum (yok) : Yorum yaz! : Arkadaşına Gönder!

| RAZI MISIN HER ŞEYE |

Gecenin esrarından mıdır nedir birden bire kendimi esrarengiz bir çekim alanında buldum.

Ürperdim…

Uzunca süredir ötmeyen martım( yaklaşık iki aydır) yine bütün şen ve şakrak hali ile ötmeye başladı. Neden yoktu uzun süre? Neden geldi şimdi? Acaba öten benim martım mı ne malum onun olduğu? Diye düşünürken; ‘boş ver’ dedim kendime; ‘o değilse bile ben o farz ediyorum…’

Çok uzun süredir kendimi kabz halinde hissederken, sabah namazından sonra azıcık Kuran okuyayım dedim, kalbim kelimelerin anlamlarına kaydı, öyle uzun soluklu okuyamadım, kelimeler, kavramlar ve ifade ettikleri anlamlar epey düşünmeme sebep oldu.

Dünya hayatı ne esrarengiz, ne bilinmezlerle dolu diye düşünürken; aslında şaşılacak, hayret edilecek hiçbir şey olmadığını, akıl kilitlenmesi olan hayret karşısında, ruhun bütün teslimiyeti ile:  ‘Mevla neylerse güzel eyler’  rahatlığının huzurunu hissetmenin, her şeyi hayra güzele yormanın ne muhteşem bir şey olduğunu tekrar müşahede ettim. 

Dizginleri elden bırakmamak adına kılı kırk yaran, buna tedbir deyip; ‘vallahi onsuz tevekkül olmaz’ diyenlere de gönlüm inceden inceye dedi ki: ‘sen bir şeyin ucundan tutarsın, ipi gerdikçe gerersin, bilmezsin ki o ipin ucu boş değildir, sen gerdikçe bir geren de vardır. Çekersin, çekersin, ip sana gelir mi sanırsın? Sanıyorsan, san o zaman… Ya ipin ucunu bırakıverirler de seni arka arkaya sendeletip yerle yeksan ederlerse, yani çok istediğin ip elinde olduğu halde sendeler, kendine yazık edersen…  Ya da o çok sevdiğin ipi koparıverirlerse… Mümkün mü? Mümkün… O zaman???

‘Her şeyi isteyin benden’ diyen bir Rabbimiz var. ‘İste, ne istersen iste benden iste…’ Kul iyiyi kötüyü bilemediği için her şey diyorum.  Çünkü hakkımızda hayırlının ne olduğunu idrak etmekten bile aciziz. Hayırdır diye isteriz olur; bu kez başımıza iş açarız. ‘Olmasın ne olur Alahım’ diye yalvarıp durduğumuz ise bizim hayrımızadır, onu da bilemeyiz. İşte bu muammanın içinde isteriz de isteriz.

Herkes bir şeyler istiyor. Belki aynı şeyi on kişi bir anda istiyor. Herkes de en büyük arzuları ile istiyor. Olsun, lütfen olsun…

Herkes aklının aldığı kadarı ile istiyor. İşlerin esrarını anladığı kadarı ile istiyor. İsabet eden de oluyor, edemeyen de… İstemek de bir esrar… Aklı kadar istemek, gönlü kadar istemek, ruhu kadar istemek… İyiliği herkes için istemek, kötülükten uzak olmayı herkes için istemek… Bu mangal yüreklilerin isteği, mangal da ne imiş, engin yüreklilerin isteği…

Dehşet bir çekim gücü var kainatta… İstekler, gözyaşları…  Hayra şerre hem de karmakarışık… Aynı ipi çeken insanlar, ip kimin elinde kalacak belli değil. Hadi çok istedin ve çalıştın da o ipi sana verdiler diyelim, ne bileceksin layık olup olmadığını, ne bileceksin insanlara hayırlı hizmetler edip edemeyeceğini… Y a o ip senin elinde birbirine dolaşır da kimse açamazsa… İstemek korkutmuyor mu?

Eğer insanların istek ve arzuları ile bu kainat yönetilecek olsa idi, iki günde yerle yeksan olurduk şüphesiz… Birisi buraya sündürür, diğeri başka yere…

‘Kavuştur Allahım’ diye dua edenin yanında ‘ayır Allahım’ diye dua eden de var. Hem belki, her ikisi de aynı seherde, aynı kutlu vakitte ediyor duasını… Birbirine zıt iki şey nasıl hallolur. Hatta negatif düşüncenin tahrip gücü daha büyüktür. On tane pozitif düşünceli insanın yanına bir tane negatif düşünceli insan gelse, ya da on neşeli insanın yanına bir neşesiz insan gelse, ortamın havası değişiyor. Gülen çehreler gayri ihtiyari asılıyor. Olumsuzluğun tesiri daha fazla gözüküyor.

Şaşılacak bir şey yok: ‘herkesin bir hesabı varsa; Allah’ın da bir hesabı vardır.’ Olumlu ya da olumsuz düşünmek fark etmiyor. Senin isteğin Allah’ın taktiri doğrultusunda mı? O mühim. Benim iradem yok mu dersek? İşte onu da tam çözemedim…

Tam on yıl istisnasız bir şeyi çok istedim. Benim olsun istedim, kendimce pek de güzel, pek de anlamlı, makul sebeplerim de vardı hani… Bıkmadan istedim, namazlardan sonra duam idi. Ezanlardan sonra niyazım…

İstemekle de kalmayıp harekete geçmek de lazımdı diyene derim ki; ben ne zaman harekete geçsem önüme dağlar kadar engel çıkıyordu… ‘Dağlar dağlar kurban olam yol ver geçem/ Sevdiğimi bir kez olsun yakından görem’ diyenin karşısına çıkan yol vermez dağlar kadar dağlar çıktı. O zaman anladım ki aşılmaması gerektiğine ilahi taktir ile karar verilen dağlar aşılamıyor. Aşılsın denince de, bir de bakıyorsun sen hiç yorulmadan bir anka kuşu gelmiş, seni sırtına almış dağları aşırıyor, iklimler geçiriyor…

Olmadı, başkasının oldu…

Çok üzüldüm… Kendi adıma değil sadece çok sevdiğim kişi adına da üzüldüm. Benim sevdiğim benim değil, o zaman ne anlamı vardı ki istemenin? On yıl delicesine iste; olmasın…

Çok sordum Rabbime: ‘‘Allahım vermeyeceğin şeyi neden istetirsin?’ O’na niyaz esnasında yakın olduğum zamanları düşündüm. Nasıl da bütünleşiyor insan Rabbi ile… Lütfen derken nasıl da canından öte oluyor Mevlası… Allahu Teala kullarına dermiş: ’beni sevmek çok zordur; sevdiğini alabilirim, malını sıhhatini evladını alabilirim; işte sen o zaman da beni sevebilir misin?’ ‘Gidecek neremiz var ki sevmeyelim’ demek bana küstahça geliyor. Kuran da denilen mana da: ‘Onlar Allah’tan razıdırlar, Allah’da onlardan razıdır.’  Söylemi daha güzel, daha latif, daha muhabbet dolu… İşte bu, rıza makamı…  Razıyım efendim sen benim efendimsin. İster yol et, ister kül…  İster gül et, ister bülbül razıyım efendim eden Sensin, kılan Sen. Daha Sen’den gayri kimimiz var.’   Dilde söylemek pek kolay, hele bi de özden haber ver. O da: ‘razıyım’ der mi? İşte sabır burada devreye giriyor. İşte burada: ‘Allah sabredenlerle beraberdir’ ayetinin sırrı tecelli ediyor. Her eylemden sonra bir sır tecelli ediyor, her tecelli bir imtihan… Her sabır sonucu bir razı oluş. Her razı oluştan sonra makamca yükseliş… Kurbiyyet…

Vaki olan hayırlıdır. İşte bu gerçek… Altı yıl sonra şimdi düşünüyorum da; Allahım ben ipi çektim, sen de çektin… İyi ki ip senin elinde kaldı, çünkü böylesi benim için daha hayırlı imiş. Şimdi anladım. Kavga etmek hayırlı bazen, susmak ise başka zaman hayırlı… Hiçbir şey hep aynı gitmiyor, yağmurlar hep aynı yağmıyor, rüzgar hep aynı esmiyor.

Dehşet bir karışıklık içinde dehşet bir ahenk de var… Ama ahenk sadece razı olana… Sabır olmadan ise rıza olmuyor…

Fatma Hale Liman

10/10/2008, Kategori: Serbest : Yorum (yok) : Yorum yaz! : Arkadaşına Gönder!

| İSLAMA GÖRE CİNSEL HAYAT |

İSLAMA GÖRE CİNSEL HAYAT

1. BÖLÜM

2. BÖLÜM

3. BÖLÜM

4. BÖLÜM

5. BÖLÜM

6. BÖLÜM

7. BÖLÜM

8. BÖLÜM

8/10/2008, Kategori: Serbest : Yorum (yok) : Yorum yaz! : Arkadaşına Gönder!

Günümüz Cahiliyesi








"Kendilerine kitap ve hikmeti ö
ğretiyor."


Bu ayetin muhatapları okuma-yazma bilmez cahillerdi. Hem yazmayı bilmezlerdi hem de akli olgunlu
ğ
a erişmemişlerdi. Herhangi bir alanda, evrensel bilgi ölçütlerinde bir değere sahip bilgileri, herhangi bir konuda evrensel bir değere sahip bir bilgi kaynağından doğan ilgileri olmadığı halde bu Risalet onları dünyaya üstad ve aleme egemen olacakları bir noktaya getirdi. Bir akideden kaynaklanan fikrî, toplumsal ve sistemli bir metoda sahip kişiler oldular. Bu metod o zamanki insanları cahiliyyeden kurtardığı gibi bugün de bunca materyalist bilimsel gelişmişliğine, sınai ürünlerin bolluğuna ve uygar-refah düzeyinin yüksekliğine rağmen, ahlâkî ve toplumsal açıdan eski cahiliyyenin tüm özelliklerini özünde barındıran modern cahiliyyeden, onun, hayatın hedeflerine ilişkin düşüncelerinden ve insanlık için belirlediği amaçlardan bu sefer de yine o kurtaracaktır Allah'ın izniyle.


"...Oysa onlar daha önce açık bir sapıklık içindeydiler..."


ş
ünce ve itikatta sapıklık... Hayat anlayışında sapıklık... Amaç ve yönelişlerde sapıklık... Gelenek ve hayat tarzında sapıklık... O gün, bu ayete muhatap olan Araplar, kuşkusuz, geçmiş hayatlarını hatırlıyorlardı. İslâm'ın kendilerinde meydana getirdiği değişimin özünü kavramışlardı. Bunun, İslâm olmadan gerçekleşemeyeceğini ve insanlık tarihinde eşine rastlanmayacak bir değişim olduğunu çok iyi biliyorlardı.
Kendilerini, kabile hayatından, kabilesel de
ğ
erlerden ve kan davalarından kurtaranın İslâm -ama yalnız İslâm- olduğunu kavramışlardı. Sadece bir ümmet olmaları için değildi tabii. Daha çok -bir göz açıp kapama anı gibi kısa bir sürede ve uzun zaman olan hazırlanma gibi birşey olmaksızın- beşeriyete önder olmaları, ideallerini, hayat metodlarını ve düzenlerini beşeriyetin uzun tarihi boyunca eşine rastlanmayacak bir tarzda belirlemeleri içindi bu değiş
im.
Ulusal konumları belirledi
ğ
i kadar, siyasal ve uluslararası alanlarda da varlık göstermelerini, her şeyden önce ve önemli olan insani varlıklarını kazandıranın İslâm -ama yalnız İslâm- olduğunu biliyorlardı. İnsanlıklarını yücelten, ademiyetlerini onurlandıran, hayat düzenlerinin tümünü bu onur esasına dayandıran ve yüce Rabblerinin katından bir ihsan ve lütuf olarak gelenin İslâm olduğunu kavrıyorlardı. Bundan sonra bunu bütün beşeriyete sunmuş ve "İnsan"ın nasıl saygın olacağını ve yüce Allah'ın onurlandırmasıyla nasıl onurlanacağını tüm insanlığa öğretmişlerdi. Ne yarımadada ne de başka bir yerde bu konuda kendilerini geçen olmadı. Geçen bölümde değindiğimiz "Şûra" konusu da, yüce Allah'ın kendilerine büyük bir lütfu idi. Bu lütuf bu ilahi metodun bir yönünü oluş
turmaktadır.
Onlar, aleme sunacakları bir mesajlarının, be
ş
er hayatına ilişkin bir görüşlerinin ve insan hayatını düzenleyecek bir yöntemlerinin olmasını sağlayan nimetin İslâm -ama yalnız İslâm- olduğunu biliyorlardı. Büyük insanlık tarihinde beşeriyeti ileriye götürecek bir mesaj, bir dünya görüşü ve hayat prensibi olmaksızın varlığını sürdüren bir millet söz konusu değ
ildir.
İ
slâm, onun varlık hakkındaki düşüncesi, hayat görüşü, toplumsal şeriatı, insan hayatına ilişkin düzeni, gölgesinde "insan"ın mutlu olabildiği bir düzenin oluşması için yerleştirdiği ideal, pratik ve hareketli metodu... Bu özellikleriyle İslâm; Arapların tüm dünyaya sundukları, onunla tanındıkları, saygı gördükleri ve bu sayede önderliğ
i devraldıkları "Özel kimlikleridir"
Bugün ve yarın bundan ba
ş
ka bir kimlik taşıyamazlar. Bunun dışında dünyada onunla tanınacakları bir başka mesajları yoktur. Ya bu mesajı taşıyacaklar, böylece beşeriyet onları tanıyıp saygı gösterecek ya da bunu terk edecekler, sonuçta da -daha önce oldukları gibi- hiç kimse tarafından bilinmeden ve tanınmadan başıboş bir hayat yaş
ayıp gideceklerdir.
Bu mesajı sunmazlarsa, insanlı
ğ
a sunacakları baş
ka neleri var ki?
İ
nsanlığa, edebiyat, sanat ve bilim. alanında dahiler mi sunacaklar? Oysa yeryüzünde diğer halklar onları bu alanda oldukça geride bırakmış. Üstelik beşeriyet, hayatın bir ayrıntısı sayılan bu alanda boğazına kadar "deha" deryasına gömülmüştür. Hayatın bir ayrıntısı sayılan bu alanda bir dahiye ihtiyaç duyulmadığı gibi böyle bir beklenti de söz konusu değ
ildir.
Herkesin önünde e
ğ
ileceği, onunla sokakları dolduracakları ve ellerindeki ürünle herkesi cezb edecekleri ileri sanayi alanında deha çapta ürünler mi sunacaklar? Bu alanda da birçok halk onları geride bırakmış, öncülük direksiyonunu eline geçirmiş
tir.
Kendi elleriyle meydana getirdikleri, kendi dü
ş
üncelerinin ürünü toplumsal bir felsefî ekol mu, ya da ekonomik ve idari metodlar mı sunacaklar? Yeryüzü bu tür felsefeler, ekoller ve metodlarla dolup taşmaktadır. Bu sapık metodlar sayesinde de büyük bir bedbahtlık içinde yaş
amaktadır.
O halde be
ş
eriyete öğretecekleri ve bu konuda öncelikli, ileri ve imtiyazlı sayılacakları ne sunabilirler? Bu büyük mesajdan başka bir şeyleri yok... Şu eşsiz metoddan başka hiçbir şeyleri yok. Allah'ın kendilerini seçtiği, bununla onurlandırdığı ve bir zamanlar onların eliyle tüm insanlığı kurtardığı bu lütuftan başka hiçbir şeyleri yok. İnsanlık bugün her zamankinden daha çok bu mesaja muhtaçtır. Çünkü insanlık, bedbahtlık, şaşkınlık, bunalım ve iflas bataklığına düşş
tür.
Ku
ş
kusuz geçmişte tüm insanlığa sundukları ve ilgilerini çektikleri yegane nitelikleri sadece budur. Bugün de insanlığa bunu sunabilirler. Bu sayede kurtulabilirler ancak. Büyük milletlerden herbirinin insanlığa sunduğu bir mesajı vardır. En büyük millet, en büyük mesajı taşıyan, en üstün metodu sunan ve hayata ilişkin yüksek dünya görüş
üyle sivrilen millettir.
Araplar bu mesaja sahip bulunmaktadırlar. -Bu hususta onlar asıldırlar, di
ğ
er halklar ise onlara ortak konumundadırlar-. Acaba hangi şeytandır onları bu büyük hazineden uzaklaştıran, hangi ş
eytan?..
Yüce Allah'ın bu millete bir Resul ve Risalet göndermekle bah
ş
ettiği lütuf çok büyüktür hem de çok. Onu bu lütuftan, şeytandan başkası uzaklaştıramaz. Ve O, Rabbine karşı bu ş
eytanı kovmakla sorumludur.


Seyyid Kutub

2/10/2008, Kategori: Serbest : Yorum (yok) : Yorum yaz! : Arkadaşına Gönder!

| Ben bunu oğluma anlatamadım... |

Ben bunu oğluma anlatamadım...

Bir gün oğlumla birlikte, bir berberde tıraş olmak için bekliyorduk.

Oğlum yanında sigara içen birisine:

kapalı mekanlarda sigara içilmez amcacığım diye hatırlattı.

Adam gayet kaba ve küstah bir ifadeyle:

O zaman sigarasız berbere git, senin dilin çok uzamış anlaşılan diye cevap verdi.
Oğlum sorgu dolu gözlerle bana baktı.
Ben bunu oğluma anlatamadım.

Yine bir başka zaman, bir başka berbere gittik..
Bol küfürlü ve bol dumanlı bir sohbet vardı.
Oğlum bu küfürlerin kötü kelimeler olduğunu söyledi.
Oğlumla alay ettiler.
Ben bunu oğluma anlatamadım.

Bir pazar günü, davetli olduğum bir düğüne, oğlumla beraber gittim.
Oğlum, o zaman 6 yaşındaydı.
Oturduğumuz sofraya kaşıklar gelişigüzel atıldı.
Kapan kapana.
Oğlumun önündeki kaşığı, yanındaki kocaman bir adam kaptı ve hemen çorbaya saldırdı.
Zavallı oğlum melul ve mahzun gözlerle bana baktı.
Ben bu durumu oğluma anlatamadım.

Bir gün oğlumla birlikte, bir yakının düğününe gittik.
Saatlerce araba modelinden, politikadan ve futboldan bahsedildi.
Oğlum: Baba, neden evlilikten ve çocuklardan hiç bahsetmediniz?
Bu bir düğün değil mi diye sordu.
Ben bunu oğluma anlatamadım.

Bir gün oğlumla birlikte, bir markette, kasanın önünde sıramızı bekliyorduk.
Önümüzde 7, 8 yaşlarında bir çocuk vardı.
İri kıyım bir adam gelerek:
Küçük ,çok acelem var, sen şöyle arkaya çekil bakayım diyerek çocuğu sıranın arkasına gönderdi.
Oğlum sorgu dolu gözlerle bana baktı.
Ben bunu oğluma anlatamadım.

Bir gün parkta oynuyorduk.
Ben bir ara dalmışım.
O sırada beni tanıyan bir arkadaşım,aniden ve gizlice gelerek çocuklarımın ağzını kapamış.
Aklı sıra, çocukları kaçırarak, benimle şakalaşacakmış.
Zavallı yavrumun yüzü kireç gibi olmuştu.
Çünkü, o insanı hayatında ilk defa görüyordu.
Arkadaşımın kendisine neden böyle davrandığını sorduğunda,
Ben bunu oğluma anlatamadım.

Bir hafta sonu,otobüsle başka bir şehre doğru yol alıyorduk.
Şehrin girişine gelince oğlum bana dedi ki:
Baba bak, Allah bu adamı çok günah işlediği için taş yapmış.
Oğlum, bunu sana kim söyledi diye sordum.
Oğlum bana dedi ki:
Arkadaşıma annesi demiş ki, yaramazlık yapma, Allah seni taş yapar.
Demek ki bu adam çok yaramazlık yapmış.Allah da onu taş yapmış.
Ben bunu oğluma anlatamadım.

Bir gün oğlumu ekmek alması için yakınımızdaki bakkala gönderdim.
Bakkal ekmeğin bayatından ve yanığından vermiş.
Çocukla geri gönderdim.
Almamış.
Ben varınca hem özür diledi.
Hem de taze ekmek verdi.
Oğlum, bakkalın kendisine neden bana davrandığı gibi davranmadığını sordu.
Ben bunu oğluma anlatamadım.

Bir gün evimize bir misafir gelmişti .
Misafir dostumuz çocukları severken ben çay servisi için dışarı çıkmıştım.
Büyük oğlum korkarak ve çığlık atarak yanıma geldi.
Ne oldu yavrum diye sordum.
Baba misafir amca beni sünnet edecekmiş dedi.
Misafire baktım.
Hocam kalan varsa azıcık daha keseyim diye şaka yaptım ondan korktu dedi.
Ben bunu çocuğuma anlatamadım.

Bir gün oğlum okuldan eve dönmedi
Bana bir veda mektubu göndermiş.
Üzerinde şöyle yazıyordu: “ Sevgili babacığım, seni çok seviyorum.
Beni affet.Ben gidiyorum babacığım.
Rüyalarımda sık sık gördüğüm, hayallerimi süsleyen o Mavi Dünyayı bulmak için gidiyorum.
Çocukların dövülmediği, küfür edilmediği, insanların sıraya girdiği, çocukların aldatılmadığı, yerlere tükürülmediği, marketlerde sıralardan kovulmadığı bir dünyaya gidiyorum.
Çiçeklerin koparılmadığı, çocukların adam yerine konduğu, Güneşin değil, sevginin ısıttığı; paylaşmanın, yardımlaşmanın; şekerden, baldan kaymaktan daha tatlı olduğu MAVİ DÜNYAMA geri dönüyorum. O gün bugündür çocuğumdan bir haber alamadım. Çocuğumla birlikte içimdeki çocukta kayboldu. Oğlum; Güler yüzlüydü, Sorular sorardı, Gözleri ışıl ışıl parlardı. İçi yaşam doluydu. Paylaşmaya çok severdi. Haksızlığı hiç sevmezdi. Çocuğum mavi rengi çok sever, sık sık hayallerindeki mavi bir dünyadan söz ederdi. Mavi Dünyamı çok özlüyorum derdi.Onu Mavi Çocuk diye de çağırırlardı.Evet mavi çocuk kayboldu içindeki mavi dünyayla birlikte. Bulanlar veya görenler mavi çocuğun kaybolduğu, Samanyolu Galaksisindeki Dünya Gezegeninde; din adamlarına, pedegoglara, sosyologlara, psikologlara, sanatçılara, devlet adamlarına haber versinler.
Kaybolan Mavi Çocuğumun eşgalini onlar en iyi bilenlerdir. Ödül: Mavi çocuğu bulanlara veya yerini haber verenlere, mavi çocuğu içindeki mavi dünyayla birlikte hediye edeceğim.
Yardımlarınız için şimdiden teşekkür ederim.

Yazar: NUSRET KARDELEN

HER ŞEY MAVİSİNİ YİTİRMİŞ BİR HAYATIN YENİDEN İNŞAASI İÇİN

29/9/2008, Kategori: Serbest : Yorum (yok) : Yorum yaz! : Arkadaşına Gönder!

<- : ANASAYFA : Sonraki Sayfa ->