ASKIN BIR ADI DA YORULMAMAKTIRR...

“Sen dur burada ey insan!

Duy içinde tutuşan ormanı

Ve yakıştırmasını bil üstüne ey âdemoğlu

Usta bir makasla biçilen toprağı…”



Hayat renk renk halılar seriyor önümüze… Hep kırmızı yollardan geçince şükrediyoruz. Oysa ölümler geçiyor bizden önce ve sonra. Ölümler süpürüyor, kırık ve dökük yaşanmışlıklarımızı. Biz ise ölümden gayrisine âşina…

 

Gidişine mi tekabül etmeliydi bilmiyorum, onu tanımamın miadı… Hırçındım. Esmekten yorulmuş rüzgâr gibi… Şiir’in erdemli yüzüne vuran kalemi, kelâm soframa konup konup uçuyordu asumanlara. Bu kadar sessiz bitmeseydi belki her şey, bu kadar asil durmasaydı bir adamın ‘söz’ü şiirin ulvî semasında, böylesi bir mersiyeyi hak etmezdi kalem. Biliyorum yakışıksız duruyor o dört harf bu ismin altında. Hangi isme yakışıyorsa sanki. Ama bırakın! Seven sevdiğinin yanında güzelmiş. Ölüm bahara giden dört mevsimde kardan bir köprü imiş.

 

Risaleler dizer yaşamın güncesine bir adam. Ölümlerden, aşk’lardan, tabiattan ve savaşlardan… Şairler doğar hayatın vagonlarında, geleceğe dizeler taşıyan. Acının raylarında çizilmiştir gözleri. İlk adımlarını toprağa salar mısralar. Onlar ki, o adamın gitmeden evvel düşürdüğü yıldızları toplar ve yerine asarlar… Yağmuru fark ederler ve geceyi… Onlar konuşur, onlar susar. Onlar dokundu mu, ırmağa bürünür sular. Beyazıt’tan çocuklar geçer ya hani, sahaflara bir güneş vurur ayak izlerinden. O çocuklardan biri de ben’im işte. Yoluna baş koydu şahsım. İsmin kadar erdemli bir miras bıraktın bizlere. Diyorsun ki; Şiir diye

Bir ömür tüketerek yazdıklarım

İki saatte okunuyor

Bundan ucuz ne olabilir

Havadan başka?

 

Şimdi bana, yetim bıraktığın toprağın, Kudüs’e giden o yolun/Üsküdar’ın Hakk’ını vermek düşüyorsa, bil ki çekmeyeceğim elimi kalemden! Tüm sızılarımı, sancılarımı biriktirdiğim o sandalı denizlere bıraktığım gün, asude bir hayat risalesine son noktayı da ben koymuş olacağım elbet.

 

“Ölümler vardır: Bir ağacın köklerinin topraktan çatır çatır sökülmesi gibi,

Can çatır çatır çıkar damardan…

Ölümler vardır: Bir martının süzülüp kaybolması gibi maviliklerde…”

 

“Bir gün öleceğim biliyorum

Bunu her an ölür gibi biliyorum…”
 

 

Hayat ve ölüm… İki ucu bekaya uzanan, imtihan ipinden kurulmuş bir salıncak. Her nereye savrulursak savrulalım ve ne kadar uzağa gidersek gidelim, yine başladığımız yerdeyiz. O arafta, toprağa matuf bir seferde… Yaşamın mihenk taşı olan ölüm üzerine, bu kadar güzel cümleler dokuyabilirdi bir insan. “Ölmeden evvel ölünüz!” hadis-i şerif’ini, bu denli diri tutabilirdi satırlarında. “Aşk’ın bir adı da yorulmamaktır…” derdi. O âşıktı ve yâr’ine en büyük sadakati gösterdi. Son nefesine kadar, sızılarının sûret-i ahval’ini hızla gelmekte olan zamana haber verdi. Kalemden alınca gücünü bir el, taşlar kadar kanatır vurduğu yeri. Şiirden alınca gücünü bir yürek, ölümler ötesinden duyulur sesi. Duydum da geldim sesini toprağın başına. Baktım ki bir işaret taşı da sen dikmişsin ölümün bağrına. Ne asil duruyor söz erbabından çıkınca. Ölüm çiçeğinden bir yaprak daha kopardı işte mavera rüzgârı. Ve açıldı her bir âzânın dili, döktü içini toprağa…

 

Artık iki ucu kırık aynalar taşımayacağım yanımda. Nasılsa ölümün gölgesi düşüyor, ulu ses dokununca çarka! Olduğum yerden ötesine geçmeyeceğim artık, nasılsa suya attığım her adımla, renk; denizde karar kılan ebedî bir tarla oluyor. Ölümün rengi yaklaşınca şiire, ismi ağıt oluyor, yakılıyor…

 

Bu ağıtta benden olsun, sebep ey!


Yekta Haktan İnci-Ay Vakti

18/10/2008, Kategori: Huzurlu Yazilar : Yorum (1) : Yorum yaz! : Arkadaşına Gönder!

Çizginin Bittigi yerde

Hepimiz aynı yöne koşuyoruz. Var gücümüzle. Yanımızda günahlarımız, sevaplarımız.

Çünkü hayat, hep aynı yöne doğru sürdürülen bir koşudur.

Koşu biter; biz biteriz, koşu biter...

• • •

Dünyaya ölmeye gelinir.

Yaşanmaya gelinseydi, koşunun sonu hep yeni yaşamalara çıkardı. Koştukça hayata yaklaşır, bitmeyen ömürleri tekrar tekrar yakalardık.

“Her fâni ölümü tadacaktır...”

Koşuların, hedeflerin, bitirişlerin son soluğunda ölümü tatmak var...

Geldik, gideceğiz... Çare yok. Giderken doğduğumuz günkü gibi saf, temiz ve haramsız olabiliyor muyuz? Kazanç budur. Zor olan, imkânsız görünen budur. Ve inanmak, imkânsızı başarabilme gücü, azmi ve kuvvetidir.

İnanmak, dolu dolu yaşamaktır.

• • •

Aylardan ne, günlerden hangisi, ayın kaçındayız?

Dün kimler göçtü, bugün kaç kişi uğurlandı, yarınlar kimleri çağırmada? Dünler, bugünler ve yarınlar, bizleri hem çağıran, hem uğurlayandır.

Dünler de bitiyor.

Dünler de koşmakta idi bizim gibi... Demek, “dünya zamanı” da ömürlü. Bugün, dünün bittiği çizgi. Bugün ancak yarının sınırına kadar yaşayacak...

Zaman bile sonsuz değil, mekân bile.

Ve insan, zaman ve mekân ile birlikte eskiyor, koşuyor, tükeniyor.

• • •

Zaman, mekân ve insanın benzerlikleri kaderlerinde. Üçü de bitişe hizâlı ve hızlı.

Güneş her sabah bir başka zemine doğuyor; bir gün daha yorulmuş olarak, yorulmuş bularak... Bütün büyümeler sona doğrudur. Kâinat bile büyümekte ve kaderine koşmakta.

Demek ki, yaratılmışların tamamı ölüme yönelik...

Bu ölümde, beraberlikler ve büyüklükler olmalı...

Şair ne kadar haklı.. “Ölüm bunca güzel olmasaydı, Efendimiz ölmezdi...”

• • •

Ölüm bunca güzel olmasaydı, güzeller ölmezdi...

Giden, gitmeyi hak edebilmeli.

Dünyaya yaşamaya gelmek; ölüm varsa, yalandır, yanlıştır...

Çiçekler ölüyor, kuşlar ve ağaçlarla birlikte... Ekinler ölüyor, yamaçlarla, dağlarla beraber... Gün gelecek, ân gelecek, ölüm bile ölecek... Zaman, mekân ve insan ile birlikte.

Ölüm, “ölecekler” tükenince ölecek.

Çünkü, kâinat çapında bir görev sona ermiş olacak.

En son, en başa kardeş olacak.

Sonsuz büyüklükte bir aynaya bakar gibi, en son, en başı; kendini görecek...

• • •

Ölüm “kötü son” değil. Sürpriz netice değil.

Ölüm, koştuğumuz ve ulaştığımız tazeliktir...

Ölümün bir adım ötesi yenilik.

Ölümde konaklamadan ölümsüzlüğe varılmaz.. Ölümde dinleniriz. Ömür boyu süren yorgunluklar orada üstümüzden atılır.

Yaradana ve İki Cihan Efendisi’ne (asm) yorgunluksuz kavuşuruz...

Yepyeni!... ?


~~Gürbüz Azak~~

17/10/2008, Kategori: Huzurlu Yazilar : Yorum (0) : Yorum yaz! : Arkadaşına Gönder!

Bir Bardak Çay Gibidir Ömür



Bir Bardak Çay Gibi Ömür… Kiminin Ki Bir Dikişte Biter Kimininki İse Yudum Yudum… Dibinde Kalan Çöpler İse Hayattan Kalan Kalıntılar…


Üç Şeye Dikkat Etmek Gerekir Yaşamda… Göz, Dil Ve Gönül… Göz Ve Dile Hâkim Olmak Zor Ama Gönül’e Hâkimiyet Daha Güç… Gönlü Sakınmak Lazım; Kin Nefret Ve Kıskançlık Yatağı Olmaktan… Tereddütte Kalmamak, Ne İstediğini Bilmek Veyahut Neyi İsteyeceğimizi Bilmek… Küstahlığa Düşmek Korkusu Da Var Tabi İnsanın İçinde Davaya, Hayata Ve İlme Karşı… Övünmek Korkusu Da Var Tabi İnsanın Küfre, Cisme Ve An’a Karşı… Sanki Canavarın Esiri Gibi Bir Sağa Bir Sola Çarpıyor, İstikrarsız Ekonomi Gibi Bir İleri Bir Geri Gidiyorsun… Enflasyonun Canavarı Olmuşuz Haberimiz Yok…


Karanlıkta Kaybolan Gölge Misali Silinmiş Hayattan, Ayrılmak Zor Ama Sonu Bilmek Daha Zor… Hazan Mevsiminde Dökülen Yapraklar Gibi, Tek Atımlık Kurşunu Kalmış Kovboy Gibi, Ölümün Soğukluğunu Hisseden Gladyatör Gibi, Hızlı Adımlarla Çıkan Ve Yine Hızlı Adımlarla Düşen Başarısızlıktan Korkan, Başarınca Başarısızlığı Unutan, Başarısız Bir Başarılı Gibi…


Ben Mutluluk Sınırlarını Aşıyorum… Asım’ın Nesliyiz Acıların İçinde… Acılarımı Anıyorum Devamlı Günbegün… Dost Görünen Düşmanlar, Düşman Olan Dostlar İle… Aklımın Duru Olması Zihnimi Karmakarışık Yapıyor, Her Bölgesi Neden Ve Niçinler İle Dolu… Toprakta Çürüyen Beden Ve Saç, Yoldaş Olan Kefenle Nefis, Peşime Düşen Sessiz Gölgeler… Karanlık Sokaklarda Sessiz Ve Çaresiz Şikâyetname Hazırlamaktalar Hakkımda… Öldü Dersiniz… Ölümü Hak Edecek Yeterlilikte De Değilim Ama Medet Bekleyecek Tek Bir Kabı, Felaha Çıkacak Bir Yol Vardır Belki…


Rengârenk Hayatın Renksiz Yaşamı... Sonsuz Zamanın Ruhsuz Ecdadı... Yaşanmış An'ın Yaşanmamış Saati... Susuz Bahçenin Solmuş Gülü… Hayatın Acımasızlığı İle Ruhum Tevafuklar İle Ayakta… Gül Yüzlülerin Hayranlığı Var Sana… Bunu Düşün Sükût Et… Et Ki En Azından Adam Bilinesin Sükûtsuzlar Arasında…



Arkadaşlık, Dostluk Önemlidir... Değerini Bilmek Gerekir... Sırrını Paylaşabileceğin, Derdini Anlatabileceğin, Üzüntünü Dile Getirebileceğin, Sevincini Haykırabileceğin Bir Kişinin Çevrende Olması İnsana Hem Güven Hem De Mutluluk Verir... Sende Taşın Altına Elini Koyacaksın Ama Her Şeyi Başkasından Beklememelisin… Kılıç Üzerinde Yürüyeceksin Ama Kılıç Hayatı Ve Seni Kesmeyecek… Yok, Öyle Yağma… Kalbini Açık Tutacaksın Hayata… Kalbin Kör Olursa Gözler Görür Mü Ki Hiç… Gözü Kör, Kalbi Kör, Yaramaz Bir Beden…


Palyaçolara Özendim… Yüzüm Sırıtırken İçime Kan Akıtıyorum… Metafizik Âlemde Takılıyor, Patlamaya Hazır Bombaya Dönüşüyorum… Saniyeler Var Patlamaya… İyiler Arasında Kötülük Yüklü Bir Bombayım… Bütün Kötülükleri Yok Etmek Adına… İyiliğin Değerini Anlamak İçin Bu Yapılanlar… Kötülük Olmasaydı İyiliğin Hiçbir Özelliği Kalmazdı... Onun Değerini Ortaya Çıkarır Kötülük…


Bir Bardak Çay Gibi Ömür… Kiminin Ki Bir Dikişte Biter Kimininki İse Yudum Yudum… Dibinde Kalan Çöpler İse Hayattan Kalan Kalıntılar…

17/10/2008, Kategori: Huzurlu Yazilar : Yorum (yok) : Yorum yaz! : Arkadaşına Gönder!

| AŞK Kaybolmak mıdır, Kendini Bulmak mıdır? |

 


Öğrencilerimle Akait dersi yapıyoruz. Ders konumuz vahiy. Bir öğrencim bir soru sordu. 

Yeri değildi bu sorunun belki ama ders boyunca öğrencimi takip etmemden bende uyanan duygu şu idi; 

öğrencim bu soruyu sorabilmek için kıvranıyor, yanlış anlaşılma endişesini de beraberinde taşıyordu. 

Hocam der demez,

- Efendim (bu kelimeyi kullanmak babam tarafından bizlere öğretilmiş, ismimizi çağırırlarsa ‘hı’ ya da‘buyur’ değil biz de 'efendim' denir.

Çok nezih bulurum bu sözcüğü sahabe birbirine efendim diye hitap edermiş. 

Çünkü bu davranışı Allah Rasûlünden öğrenmişler.)

- Yersiz bir soru ama kafamı çok karıştırıyor.

- Kafanı karıştırdığına göre önemli bir konu, dinliyorum. 

- Hocam! Aşk nedir? Kişinin kendisini kaybetmesi mi, yoksa bulması mı?

Hemen öğrencilerinden konuşmak isteyenler atılıyor: Kaybetmesi... Bulması... Hayır önce kaybedip, sonra bulması...

Her birinin cevabı da hoşuma gidiyor. Hele kaybedip, bulması denince...

”Gâh eserim yeller gibi Gâh tozarım yollar gibi Gâh akarım seller gibi Gel gör beni aşk neyledi.”

Sizce bu sözleri Yunus hangi hislerle söylemiş olabilir? 

Öğrencilerim cevap veriyor.

- Hocam kendini fazla dağıtmış.

- Güzel, demek ki dağıtmış. Dağıtmayı nasıl algılayayayım. Diye soruyorum.

- Bir kıvamda duramayan 'kaptan kaba giren mi' diyelim?

- Öyle diyelim. Deyip devam ediyorum. Çaydanlıkta hepiniz su kaynatmışsınızdır. 

Su ateşin üzerine konunca belli bir süre sonra inilti sesine benzer bir ses gelir. 

Kaynamaya başladıktan sonra çaydanlığın kapağını bile oynatır kaynayan su, fokurtu sesi artar. 

Su taşmaya başlar, ateşi kısmazsanız ocağı söndürür. Ateşi kısmayalım, ocağın sönme tehlikesi de olmasın. 

Su ne durumda olur? Hepsi bir ağızdan:

- Kaynaya kaynaya biter hocam.

- Ortada su kaldı mı? Kalmadı. Şimdi sembollerle ifade ettiğimiz bu olaydaki kavramları yerlerine yerleştirelim. 

Aşk ateştir. Su ise gönlümüz, benliğimiz, bize dair her ne varsa o daha doğrusu. 

Aşk ateşi öyle bir şeydir ki; kişiyi tüketir bitirir, halden hale değiştirir. 

Su idi, hava oldu. Asıl olan suyun dönüştüğü hava sevgilinin ta kendisidir. 

Denizler mutlak sevilen, tüm nehirler de sevgilidir demişti çok sevdiğim birisi. 

Güneş ve rüzgâr tüm sevgilileri en sonunda denizde birleştirir. Aşk en büyük rahmettir. 

Buharlaşan suyu rahmet olarak denizle okyanuslarla birleştirir. Ama arza da o rahmet ha-yat verir.Öğrencim:

- O zaman aşk kişinin kendisini kaybetmesi mi?

- Evet, ama şuursuzca bir kaybetme yok. Aşk kişinin kendisini sevdiğinde kaybetmesidir. Ben değil, sen diyebilmektir. 

O yüzden Mevlâna sevgiden bahsederken: 'Sen sensiz, ben bensiz geleyim' der. 

Benlik kavgaları ile aşk olmaz. Benliğini var etme kaygısı olan âşık olduğunu iddia ederse bu kupkuru bir iddia olur. 

Hani Mesnevî’de geçer: Âşığın birisi sevdiğine hasret kalmıştır, görmek ister, kapısını çalar. İçerden ses gelir:

- Kim o?

- Ben. Kapı açılmaz. Hüzünlü âşık geri döner. Bu hasret onu o kadar çok yakmıştır ki; bir süre sonra tekrar düşer yollara, umutla çalar sevdiğinin kapısını. 

İçerden yine ses gelir:

- Kim o? 

- Sen.Kapı açılır: ‘Buyur gönül kapımızdan içeriye hoşgeldin. 

Geçen de açamadık. Çünkü bizim hanemiz iki kişiye fazla dar.

’O zaman aşkbenlik’ten çıkıp ‘sen’likte birleşmektir.

- Ama hocam böylesi bir bağımlılık kabul görülmüyor ki. Hani Kişisel Gelişim dersinde işlemiştik. 

Kişilerin olgunlaşma sürecinde ilk basamak 'sen' yani 'bağımlılık' idi. Çocuk yaşamını devam ettirmek için ailesine bağımlı idi. 

Belli bir süre sonra 'ben' diyordu ve 'bağımsız 'oluyordu. 

Biz dedik ki; kişinin bağımsızlık özlemi, gençlikteki varlık çatışmaları fıtrattandır. Gereklidir. Ayakları üzerinde durmalıdır. 

- Doğru dedin de. Olgunlaşma sürecinde üçüncü bir basamak daha vardı. 

‘Biz’ yani 'karşılıklı bağımlılık' Ben, 'sen' diyorum, sen bana, 'sen' diyorsun, karşılıklı sorumluluklarımızı yerine getirerek hayatımızı devam ettiriyoruz. 

‘Ben’ diyen, sorumluluktan uzak ve bencil insanlar ile hayat zehir olur. 

Ama aşk söz konusu olunca, durum karşılıklı bağımlılıktan da çok özel… 

Kişilerin yaşam serüvenlerinde gerçekten tatmaları gerekli bir durum, ama kalitesizce, seviyesizce, madde plânında kalmak suretiyle değil.

Öğrencilerimden birisi:

- Bu anlamda bir aşkın sadece 'sen' diyen bir aşkın kullar nezdinde olabileceğine ben inanmıyorum hocam. 

Kullar bencildir. Yapar, eder, karşısındakinde aradığını bulamadığı zaman nerde ona bende olacak: 'Ben, senden beklentilerime cevap bulamıyorum.' der ve bitirir. 

- Doğrudur, değildir, tartışılır. Günümüz tüketim toplumunun böylesi bir aşkı da tükettiği muhakkak. 

Çağımızda Mecnunlar, Leylalar; Tahirler, Zühreler; Aslılar, Keremler; Yusuflar, Züleyhalar yok belki ama bu olamayacağı anlamına da gelmez. 

Nasıl ki kötülüklerin arttığı bir ortamda iyilerin sayısının azalmaması gibi… 

Kişinin ruhunun istidadı var ise eğer Yunus gibi de olur, Mevlâna gibi de…

Gerçekte Yunus gibi yollara düşmek, Mevlâna gibi aşk ateşinden taşların üstünde buz tutmak (öyle kendinden geçer ki; sema yapmak da dindirmez coşkusunu sevgiliye duyduğu aşkın şiddetinden buz gibi soğuk havada buzların karların arasına secdeye kapanır, gözyaşları yüzünde donar kalır. Bir müddet sonra hocalarını göremeyen talebeleri, dergâhın bahçesinde secde halinde olduğunu gören öğrencileri kendi nefesleriyle hohlayarak, yüzündeki buzları çözüp hocalarını taşın üstünden alırlar.) dünyanın en yüce en mukaddes duygusu. 

Biz de böylesi bir aşka kabiliyet var mı, yok mu? 

Ruhumuzun istidadı var mı, yok mu? 

Bu sorunun cevabını herkes kendi özünde arayacak.

Şehvetle aşkı da karıştırmayın. 

Aralarında uçurumlar vardır. 

Kişi aşkla kendini sevdiğinde kaybeder, ortada sadece sevdiği vardır. Kendisi yok olmuştur. Aşkın yüceliği de buradadır. 

Allah (c.c.) böylesi bir aşka ruhumuzun istidadını artırsın.  Amîiîiîiîiiiîiiîiiîiiîiiîiiîiîiîîîîîînnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnn.........

Fatma Hale Liman


9/10/2008, Kategori: Huzurlu Yazilar : Yorum (yok) : Yorum yaz! : Arkadaşına Gönder!

SEVDASİZ YÜREKLER

Bilmiyorum ellerim niye yüreğime değmez ve bilmiyorum niye bu dökülen yağmur tanelerinden biride yüreğimi düşmez…kayboldum yaşamın en derinlerinde..ve çok ağladım hala sevdasız gönülleri görünce…
Sevdasız gönüllerin en çıkmaz sokaklarında kaybolmanın acısıyla seslenirken hayata şimdi daha iyi anlıyorum insanlar neden muhtaçmış sevdaya…Sevdasız yüreklerden korktum hep yada sevdaya açılmayan yüreklerden diyelim…Sevda bir yüreğe girmedimi onun bıraktığı boşluktan korktum…nasıl geldik bu dünyaya…ne idik ve ne olduk…hepimiz birer sevginin ürünü değilmiyiz yada sevgiyle büyüyen bi ağaç misali tohumumuz sevgi değilmi bizim….hep bir acıyan yanımız oldu yani sevgisiz bıraktığımız yanımız…unuttuk sevmenin güzelliğini….ve anlayamadık sevginin tarifini…şimdi yüreğimizle bir olarak,gözlerimizi buna şahit tutarak sevgimizi anlama ve yaşama zamanı…yani sevmeyi sevme zamanı…

528muhammed.gif

 

karanlık sokakların aydınlık lambası gibidir sevgi…suskun gönüllerin tek dilidir…kapandığı zaman gözler rüyanda gelen sevgilidir sevgi….

boş laflarla çoğu zaman sevginin tarifi yapıldı…ama burda yüreğe danışılmadı…bir kitaba yada kelimeye sığmazdıki sevgi…o yüce gönlün en güzel meyvesidir…ve dünyaya sığmayacak kadar büyüktür…yada şöle diyelim seven insanın esas yeri dünya değildir..

o bir dağın arkasında saklanan en güzel duygudur…onu bulman emek ister…saklarsın buldunmu yüreğinin sıcacık yerlerinde..kimse görmesin istersin..kimse bilmesin….masum bir bebek bakışında görürsün onu…yada gidenin ardında kalan bir bakışda..
güneş veda ettimi dünyaya onun vakti gelmiştir…eller kalkar semaya….sevgi dilenilir Rabten…biz burda sevgi dilencisiyiz sadece…gözyaşıyla karışık dualar arşa yükselir Hak katına kadar…

sevginin tarifi olmazdı elbet…sen sevgini sakla yüreğim vuslat gelecek bir gün sabret…

ve gecede gizlenirken yıldızlar bizi sorar bazen..aydınlanır yüzümüz…
ve deriz yıldızlara :biz kimmiyiz???

sevda yağmurlarında ellerini açmış bekleyen bir garip dilenciyiz….

sevdamla ölmektir hayalim…
umuda yolcudur benliğim…
beni sorarsan,ben kimmiyim..
sadece ve sadece SEVGİ DİLENCİSİYİM…..

3/10/2008, Kategori: Huzurlu Yazilar : Yorum (yok) : Yorum yaz! : Arkadaşına Gönder!

<- : ANASAYFA : Sonraki Sayfa ->